Osmanlı Dönemi ve Türklerin Rumeli'ye Geçişleri Tekirdağ İlinin Türkleşmesi Tekirdağ'da Yörükler Osmanlı Devrinin Önemli Olayları Sürgünler Padişah Ziyaretleri

Osmanlı Dönemi ve Türklerin Rumeli'ye Geçişleri

1883 yılında Rüstem Paşa Camii, Rüştiye okulu ve sahil Malazgirt savaşından sonra Anadolu'da iyice yerleşen Selçuklular, boğazlara dayandılar. Anadolu Beylikleri döneminde özellikle Çanakkale Boğazı üzerinden Rumeliye yapılan akınlar sıklaştı.

Trakya'nın Osmanlılar tarafından ele geçirilmesi de bu akınların ardından oldu. Aynı zamanda Türkler bu akınlar esnasında bölgeyi iyice tanıdılar. Karasi, Aydın ve Osmanoğulları beylikleri, Tekirdağ'a başlıca yedi akın yaptılar. Süleyman Paşa komutasındaki Türkler 1354 yılında Rumeliye kesin olarak geçmeden önce Bizans İmparatorları ile Türkler arasında uzun süren samimi ya da çıkara dayanan ilişkiler görülmektedir. İlk olarak 1320'li yıllarda Bizans'taki taht kavgası sırasında güç durumda kalan Kantakuzenas, Aydınoğulları'na başvurarak yardım talep etti.

TekirdağAydınoğlu Umur Bey donanmasıyla harekete geçerek Bulgarlar'ı Dimetoka'dan (Edirne) kovdu. 1344'te Latinlerin İzmir'i işgal etmeleri, Aydınoğullarını ve onlardan yardım uman Kantakuzenos'u zor durumda bıraktı. Kantakuzenos Umur Bey'in teklifiyle Orhan Bey'e başvurdu ve ondan aldığı yardım ile 1346'da Edirne'yi ele geçirdi. Yine 1349'da Sırplar Selanik'i kuşatınca Bizans İmparatoru tekrar Türklerden yardım istedi. Orhan Bey, Süleyman Paşa komutasındaki orduyu Rumeliye göndererek Selanik'in kurtarılmasını sağladı. 1348'de Çanakkale Boğazını aşan akıncılar bu kez Tekirdağ'da görünerek kıyı bölgelerini ele geçirdiler ve Vize'ye kadar yaklaştılar.

Asıl imparator İannes ile egemenlik savaşını sürdüren Kantakuzenos zor duruımda kalınca yeniden Osmanlılara başvurdu. Yapacakları yardım karşılığında Gelibolu'da bir kaleyi armağan olarak vermeyi teklif etti. Bizanslılar 1352'de Gelibolu'da Çimbi Kalesini Osmanlılara teslim etti. Buraya yerleşen Süleyman Paşa kısa sürede durumunu sağlamlaştırdı. Bu arada Gelibolu Türkler tarafından ele geçirildi(1354).

TekirdağSüleyman Paşa beraberindeki Lalaşahin Paşa, Hacı İlbey, Evrenos, Gazi Fazıl ve Yakup Ece ile Trakya'nın fethine hazırlandı. Bu arada Bizans'ın Sırp, Bulgar ve Macarlarla anlaşarak saldırıya geçme ihtimalini göz önüne alan Süleyman Paşa çabuk davranarak Şarköy ilçesinin topraklarını ve o zamanki adı "Od Köklük" olan Balabancık'a ve Müstecablu'ya (Müstecep) uzanan yerleri alarak Tekirdağ'a kadar bu bölgeyi tamamen ele geçirdi. Bu arada Osmanlıları Rumeliye çıkartmakla, imparatorluğu büyük bir tehlike ile karşı karşıya bıraktığını anlayan Kantakuzenos Orhan Bey'e başvurarak Çimbi Kalesini kendisine satmasını ve birliklerini buradan çıkarmasını istedi.

Orhan Bey Çimpe kalesini satabileceğini ancak fethedilen yerlerden çıkılmayacağını söyledi. Bizans merkezindeki karışıklıklardan yararlanan Süleyman Paşa fetih hareketlerini hızlandırarak; Malkara, Keşan, Hayrabolu, Tekirdağ (1357), ve Çorlu'yu (1358) ele geçirdi. Çorlu'nun alınmasıyla İstanbul-Edirne yolu kesilmiş oldu. Fakat 1357'de Süleyman Paşa ölünce fetih hareketleri duraklama gösterdi.

Şehzade Murat en küçük duraklamanın bile Rumeli'deki tüm toprakların yitirilmesine sebep olacağını düşünüyordu. Süleyman Paşa'nın ölümünden sonra fethedilen yerler korunmamış ve kısa bir süre içinde Çorlu ve Tekirdağ yöresi Bizanslıların eline geçmiştir. Harekete geçen Osmanlılar 1359'da Çorlu'yu yeniden ele geçirdiler. Bundan sonraki hedef Edirne idi. Lüleburgaz alındıktan sonra Osmanlı ordusu Babaeski'ye yerleşti. Ordunun sol kanadını komuta eden Hacı İlbey Malkara, İpsala ve Dimetoka'yı aldı. Edirne'nin fethinden sonra (1361) yöre bütünüyle Türklerin eline geçti.

Tekirdağ İlinin Türkleşmesi

Rüstem Paşa CamiiPadişah I.Murat, fethettiği toprakları Malkara ve Şarköy'den başlayarak Ahi büyüklerini Malkara civarına, Türkmen ve Yörükleri Şarköy, Tekirdağ, Hayrabolu ve Çorlu yöresine yerleştirmeye başladı. Karasiden başlayarak Tokat, Sivas, Kayseri, Kütahya ve Ermenek'ten gelen Türkler ilin ilk Türk sahipleri oldu. I.Murat bu göçmenlerin Rumeliye geçirilmesi için Ceneviz gemicilerine 1363 yılında altmış bin altın vermişti.

Tekirdağ Osmanlı Türk şehri olarak gelişti. Kasaba toprakları Gazi Murat Beyden sonra Hekim Baş'lara arpalık olarak verildi. En büyük Yörük Beyleri Tekirdağ, Vize, Hayrabolu ve Çorlu'da otururdu. Beyler kendilerine şartlı olarak verilen bu çiftliklerde atlı ve yaya asker beslerdi. Çiftliklerde kurulan Müsellim Ocakları, yeniçeri teşkilatı ve Sipahi teşkilatları gelişince, yörükler ve onlardan kurulmuş sipahi ocakları geri hizmete alındılar. Devletin donanma, kale, köprü, yol, derbent, resmi yapı onarımı, su yolları işlerinde bazı vergilerden muaf tutularak çalıştılar.

Zamanla bu teşkilatlar kaldırıldı. "Evlad-ı Fatihan" adı altında II.Murat zamanına kadar geldi.

Evliya Çelebi Tekirdağ için "Topkeşen Yörük beylerinin tahtgahı'dır" der. Osmanlı İmparatorluğunun kuruluş devrinde çok sayıda Türk boyları Tekirdağ ili topraklarına yerleştiklerinden, bugünkü köy ve çiftlik adlarımız arasında Oğuzlara, Avşarlara, Danişmentlilere, Dulkadirlere, Bozoklulara, Karamanlılara, Saruhanlılara, Aydın ve Karesi Oğullarına, Suriye ve İran Yörüklerine ait olanları çoktur.

Örneğin;

Karaman Oğullarından; Şerefli, Davutlu
Oğuzlardan; Kayı, Kınık, Karaevli ve Yazır
Danişmentlilerden; Kaşıkçı
Saruhanlılardan; Duğcalı, Deliler, Karahalil, Kuyucu
İran Yörüklerinden; Bayramşah, Kazancı

TekirdağFetih sırasında Tekirdağ'ın bulunduğu yer bir çiftlik arazisi durumundaydı. Barbaros'ta bulunan kent o zamana kadar etrafı surlarla çevrili idi. Osmanlılar'ın Trakya'yı fethi sırasında Tekirdağ toprakları üs olarak kullanılmıştır.

I.Murat, 1366'da Gelibolu'daki Ahi Reislerinden Ahi Mustafa'yı Malkara'ya yerleştirdi. 1373'te Bizanslılar, Vize yöresini yağmaladılar. Bunun üzerine I.Murat, hemen Gelibolu'ya geçerek güçlerini Malkara'da topladı. Burasını üs durumuna getirdi. Lalaşahin Paşa'yı İpsala yolundaki Ferecik Kalesini almakla görevlendirdi. Kendisi de Çatalca yöresine doğru yürüyünce Bizans imparatoru barış istemek durumunda kaldı. Bundan sonra

Tekirdağ ve yöresi uzunca bir zaman barış içinde yaşadı.

Tekirdağ'da Yörükler

Eski Tekirdağ evleriTekirdağ ve Vize başta olmak üzere Hayrabolu, Malkara, Çorlu önemli Yörük merkezleriydi. Yörükler'den istenen görevleri yoluna koymak ve başlarında bulunmak yörük beylerine düşmekteydi. Yörükler'in devlete karşı sürekli yükümlülüğü vardı. Devlet de onlara yer vermiş ve vergilerden muaf tutulmuştu.

II.Mehmet (Fatih ) döneminde Yörükler üzerine ilk kanunname çıkarıldı ve Yörük ocakları kuruldu. Yerleşik ve özel statüye bağlı Yörükler'e Müsellem dendi. Müsellem ocakları, yörükler'den kurulmuştu ve başlangıçta atlı savaşçı bir sınıftı. Daha sonraları yavaş yavaş geri hizmete alındı. Yörük ocaklarıyla aynı görevleri yerine getirmeye başladı. Müsellemler köy ve çiftliklerin kendilerine ayrılmış topraklarında, başta at olmak üzere, hayvancılık ve çiftçilik yaparak, vergi ödemeden geçinirlerdi.

Bunda başka Müsellem çiftlikleri alınıp satılamaz ve tapuya bağlanamazdı. Bu çiftlikler başkaları işlerse, vergisini Müsellemler alırdı. Savaşlara her ocaktan iki nöbetli gider, bunların masraflarını geri kalan yamaklar karşılardı. Çiftlikler, Müsellemler'ce ortaklaşa işlenir ve yıllık gelir aralarında paylaştırılırdı.

Savaşa gitmeyene bu pay verilmez ve bunların payına, devlet adına, mevkufat emini denilen görevli el koyardı. Yörükler'in görevleri barış ve savaşta değişirdi. Savaşta, yol açmak, hendek ve siper kazmak, top çekmek gülle ve ağırlık taşımak, askere zahire ulaştırmak, köprüleri, kara ve su yollarını korumak ve onarmak, maden ocaklarında, tersanelerde çalışmak, gemilere gereç ve kereste taşımak, köprü, su yolu yapmak ve onarmak başlıca görevleriydi. İşlek yolların, güvenlik açısından önemli yerlerinde nöbet tutmak gibi bir görevleri de vardı.

TekirdağBuna derbentçilik adı verilirdi. Derbentin çevresindeki köylerden bu işe istekli bulunmazsa ya da derbent çok önemliyse, koruma Müsellemlere verilirdi. Yörükler, barış dönemindeki çalışmalarıyla, devletin askeri ve ekonomik gücünü arttırırlardı. Savaştaki barışın temeli olan geri hizmetler, yörük ocaklarınca, masrafsız ve kolayca sağlanıyordu. Osmanlılar, bu yüzden Yörük oacaklarını yaşatmaya büyük özen göstermişlerdir. Kimi zaman işlerin iyi yürümesi için, Türk Yörükler'in arasına Müslüman olmuş ya da olmamış Hiristiyanlar'ın, Anadolu'dan gelme bekarların girmesine de izin veriliyordu.

Yörük ocakları donanma hizmeti için kıyılarda, yol, köprü, menzil yapma, zahire toplama için anayolların üzerinde, maden işletmelerinin yakınlarında konar göçerlerdi. Bu nedenle Yörükler Tekirdağ, Çorlu, hayrabolu, Malkara yörelerinde toplanmışlardı Genellikle bir Yörük ocağı 24 kişiden oluşurdu. Bunların içinde 1 kişi eşkinci seçilirdi. Yörük ocaklarının yönetim ve denetim işlerini subaşılar, yörük beyleri, zaimler, seraskerler, alaybeyleri ve kadılar görürdü. Çeribaşı, eşkincileri toplamak, göndermek ileri uğraşırdı. Çeribaşının zeameti vardı. Yörükler'in özel işleri çeribaşılarca görülür, devlet işlerini subaşı Yörükbeyi, serasker, alaybeyi, sancakbeyi ve kadı üstlenirdi. Serasker, Yörükler'in içinden, divanca atanırdı.

TekirdağYörükler'in görevi, ağır ve sürekliyidi. Angarya sayılabilecek işlerin savaş ve barışta sürüp gitmesi ve giderek artması, Yörükler arasında genel bir hoşnutsuzluğa yol açtı. Yörük kanunnamesinin sıkı hükümlerine karşın, Yörükler toprağa bağlanmaya, işten kaçmaya başladılar. Bu durum 1691'e değin 1 yüzyıl sürdü. II. Viyana kuşatmasından sonra başlayan bozgunun önlenmesi için Osmanlı Devleti, bazı önlemler alma yoluna gitti. Bu önlemlerden birisi de Yörükler'in "Evlad-ı Fatihan" adı altında yeniden örgütlenmeleriydi. Bu dönemde Tekirdağ'dan ancak 150 kişi "Evladı Fatihan"a kaydedilebilmişti.

Osmanlı Devrinin Önemli Olayları

Osmanlı Devrinde bu bölgede cereyan eden önemli olaylar sıralanacak olursa; Düzmece Mustafa olayı, Yavuz-Beyazıt çatışması, şeyhülislam Feyzullah Efendi olayı gibileri sayılabilir.

Büyükkarıştıran'da Baba - Oğul İki Padişahın Savaşı

Tekirdağ Padişah II.Beyazıt'ın tutumunu beğenmeyen ve kardeşi şehzade Ahmed'in Padişah yapılmak istendiğini anlayan şehzade Yavuz Selim, kayınpederi olan Kırım Hanından aldığı Tatar askerleri ile Edirne'ye gelmiş ve babası II.Beyazıt ile Büyükkarıştıran'da karşılaşarak savaşmıştı (1511). Selim Ağustos ayında yapılan bu savaşı kaybetti. Yanındaki çoğu Tatar olan kırk bin kadar kuvvet dağıldı. Buradan İğneada'ya kaçarak bir gemi ile Kırım'a döndü. Yavuz çoktan beri göremediği babasının elini öpmek için geldiğini bildirmişti.

Fakat şehzade Ahmed'i tutanlar, araba içinde bulunan padişaha örtüyü kaldırarak "Elinizi öpmeye gelen oğlunuzun kuvvetini görün, mürettep ve müsellah askerlerle oğul babayı böyle mi ziyaret eder" diyerek baba-oğul savaşını körüklemişlerdir. Fakat sonra olaylar Yavuz'dan yana gelişerek babasının yerine padişah oldu (1512).

Baba - Oğul İki Padişahın Ölümleri

TekirdağYerine Yavuz Selim'i geçirmek zorunda kalan II.Beyazıt kendi dileği ile Dimetoka'ya giderken 1512 Nisanında Çorlu'da ansızın öldü. Ölüm sebebi kesin olarak belli değildir. Yavuz Selim'in ölümüne gelince; bu büyük padişah 1520 Ağustosunda İstanbul'dan Edirne'ye gidiyordu, sırtında iki omuzu arasında, bir çıban çıkmıştı.

Çok ızdırap veren bu çıbanın tedavisi için Çorlu'da kırk gün kaldı. Fakat durumu gittikçe kötüleşiyordu. Karargahı Sırtköy'de idi. Öleceğini anlayınca büyük devlet adamlarını başına topladı ve oğlu Süleyman'ı çağırttı. Sırtköy'de 21 Eylül 1520 tarihinde 54 yaşında iken can verdi. Ölümü, Şehzade Süleyman İstanbul'a gelip padişahlığını ilan edinceye kadar gizli tutuldu.

Ünlü sadrazamlardan Köprülü Fazıl Paşa'da 1687'de buraya yakın Karabiber Çiftliğinde ölmüştür.

Nizam-ı Cedid Olayları

Tekirdağ III.Selim zamanında Malkara'da çıkan eşkıya olaylarını bastıran, Nizam-ı Cedit askeri oldu. Rumeli olaylarını bastırmak için Padişah Nizam-i Cedid'i Rumeli'ye geçirmeyi uygun buldu. Nüfuzlarının iyice kırılacağını anlayan Rumeli derebeyleri memnun olmadılar.

Padişah fermanını okuyan Tekirdağ Kadısı, yeniçeriler tarafından öldürüldü. Bu ayaklanma Çorlu, Silivri ve Edirne dolaylarına yayıldı. Kadı Abdurrahman Paşa, Nizam-ı Cedid askeri ile bu ayaklanmaları bastırdı. Buna rağmen padişahın Nizam-ı Cedid'in geri dönmesini istemesi, gericilik olaylarının gelişmesine yol açtı.

Sürgünler

TekirdağBaşta Malkara ve Tekirdağ olmak üzere, Tekirdağ ili Osmanlı İmparatorluğu devrinde, sayılı sürgün yerlerinden biri idi. Saray'daki Ayas Paşa Caminin avlusu Giraylar Kabristanı haline gelmişti. Malkara'da da benzer paşalar mezarlığı vardı. Malkara'ya sürülenlerden en tanınmış olanları Hadım Süleyman Paşa, Koca Sinan Paşa, Sofu Mehmet Paşa, Boynu Yaralı Mehmet Paşa, Melek Ahmet Paşa, Siyavuş Paşa, IV.Murat'ın sadrazamlarından Halil Paşa.

Bunlardan bazıları zamanla sürgünden kurtulmuşlar, bazıları da saraydan gönderilen cellatlar tarafından boğulmuşlar, bazıları da ecelleri ile ölmüşlerdir. Tekirdağ'a sürülenler arasında: Yeniçeri ağası Mehmet Sait Ağa, yeniçeri ağası Salih Paşa, sadrazam Tevfik Ali Paşa, Abdülmecit'in ilk sadrazamı Hüsrev Paşa, Tekirdağ'lı Zahire Nazırı Mustafa Paşa, Hamami Mehmet Paşa, II.Mahmut zamanında Sadrazam Esseyd Ali Paşa vardır.

Macar Prensi ve bağlıları da İstanbul'dan Avusturya devletinin baskısı üzerine uzaklaştırılmış olduklarından bir bakıma sürgün sayılabilirler.

Macar Prensi II. Ferenc Rakoczi

Rakoczi eviMacaristan'ın bağımsızlığı için Avusturya İmparatorluğu ile çarpışan (1703-1711) Erdel Kralı, Macaristan Prensi Rakoczi II.Ordusu mağlup olunca ilk olarak Polonya, sonra İngiltere ve Fransa'ya yerleşti. Kendisine destek vermek için Çorlulu Ali Paşa'nın sadrazamlığı esnasında padişah Sultan Ahmet (II.Ahmet) tarafından Türkiye'ye davet edildi. Kendisini Fransa'dan getirmek üzere birlik ve kalyon tahsis edildi. Daveti kabul eden Rakoczi Ferenç II. generalleri ve bağlıları ile birlikte 1718'de Gelibolu'ya geldi. Gelibolu'da erkan ve Tatar Hanı tarafından karşılanan Rakoczi emrine tahsis edilen arabalarla beraber Edirne'ye gitti.
Rakoczi eviBaltacı Mehmet Paşa tarafından karşılanan Rakoczi, Sultan II.Ahmed tarafından kabul edildi. Osmanlı-Avusturya hükümetlerinin Pasarofça antlaşmasını imzalamasından sonra (1718), Rakoczi ve beraberindekiler İstanbul'a gittiler. Avusturya elçisinin şikayeti üzerine 1720 yılında maiyeti ve bir bölük koruması ile Ereğli üzerinden iki kalyonla Tekirdağ'a gönderilen Rakoczi hükümdar muamelesi gördü. Türk hükümetinin kiraladığı 23 adet evde misafir olarak kaldılar.

Rakoczi heykeliRakoczi günlerini misafir kabul etmek, yemekler vermek, ava gitmek, Osmanlı hükümetine ikaz edici mektuplar yazmak ve ibadetle geçirdi. Yanında Macar ediplerinden Mikes Kelemen de vardı. Şimdi mülkiyeti Macar Hükümetine ait olan tarihi eve yerleşti. Rakoczi'nin 15 yıl yaşadığı ev halen müzedir. 8 Nisan 1735'te vefat etti.

Rakoczi'nin iç organları Tekirdağ'da Rum mezarlığına, külleri İstanbul'da Saint Lazor kilisesinde toprağa verildi. 1906'da gelen bir heyet küllerini doğum yeri olan Kosice (Kassua) şehrine merasimle götürdü. Tekirdağ'da bir çeşmesi, Müzesi (Evi) ve 23.8.1994 günü özgürlük parkında dikilen bir anıtı olan Rakoczi Ferenç Türkiye-Macaristan dostluk bağlarının bir köprüsüdür.

Mikes Kelemen

Mikes Kelemen Macar Edibi, Erdel'de (Zagon) 1690 Ağustos'unda doğmuştur. Babası Avusturyalılar tarafından öldürülmüş, Mikes Kolozsuar Cizvit kolejinde okumuş ve bu okulun tesiri ile katolik olmuştur. 1707 yılında 17 yaşında iken Kral II. Rakoczi'nin yanına verilmiştir. Rakoczi'ye çok büyük sevgi ve sadakatla bağlanmıştır. Avusturya'ya karşı yapılan savaştan sonra Rakoczi ile beraber Polonya'ya, İngiltere'ye, Fransa'ya gitmiş ve nihayet Tekirdağ'a yerleşmiştir.

Geldiği 1725'ten öldüğü 1761'e kadar 36 yıl Tekirdağ'da yaşamıştır. Tekirdağ'daki ömrü okuyup yazmakla geçmiştir. Mikes Kelemen Macar edebiyatının ünlü simalarından biridir. 13 eseri Macar Milli Müzesindedir. En ünlü ve önemli eseri ise "TÜRKİYE MEKTUPLARI" dır. Bu Türkiye'den meçhul bir teyzeye yazılmış 207 mektuptan oluşur. Eser 18.asırdaki Türk toplumsal yaşayışını, törenleri, adetleri, folkloru çok güzel canlandırmaktadır. Bu eser Milli Tarihimiz ve Tekirdağ Tarihi bakımından çok önemlidir.

28 Mayıs 1720 Tarihli Mektubu

Tekirdağ "Biz artık burada ev bark sahibi olduk, rahata kavuştuk. Tekirdağ'ı çok sevdim ama Zagon'u unutamıyorum. Doğrusu ablacığım, biz burada pek güzel, ferahlık bir yerde bulunuyoruz. Şehir epeyce büyük ve oldukça güzel, deniz kıyısında hoş ve gönül açan bir yamacın üstünde.

Avrupa'nın tam kıyısında sayılırız. Buradan İstanbul'a atla iki günde rahat gidilir, denizden de bir günlük yol. Herhalde Bey için hiçbir tarafta bundan iyi yer bulamazlardı. İnsan ne tarafa giderse her yanı güzel kırlar, fakat boş arazi değil, çünkü burada toprağı mükemmel işliyorlar. Köylere yakın olan kırlar boş olmadığı gibi, şehrin etrafındaki topraklar da bakımlı bahçeler gibi gayet iyi işlenmiştir. Hele şu sırada insan tarlalara, bağlara, ve sebze bahçelerine bakmakla doyamıyor. Sırtlarda o kadar çok bağ var ki, başka yerde ancak bir vilayette bu kadarı bulunur. Bunlara çok da iyi bakıyorlar. Bağlarda pek çok meyve ağacı var, öyle ki insan buralarını meyve bahçesi sanır. Yalnız burada bağlara bizde olduğu gibi sırık dikmiyorlar, bu yüzden asmaların çubukları yerlere sarkmakta ve yapraklar bağın toprağını örtmektedir.

Yaz yağmurunun az düştüğü bu sıcak yerde ise buna ihtiyaç vardır. Çünkü bu suretle toprak yaş kalır ve omcalarda kurumaz. Burada sebze bahçesi de pek çok; bunlar buranın adetine göre iyi işlenmiş ama bizimkilere benzemez. Sonra pamuk ekimi de burada her yerden fazladır ve bunun ticareti de geniş ölçüdedir. Pamuk Torda vilayetinde yetişebilir, fakat bizim inişli yokuşlu toprağımızda gerekli sıcaklığı bulamaz. Burada kadınların bütün yıl işleri pamuğu ekmek, toplamak, satmak ve dokumaktan ibarettir.

Mayısta ekiyor, ekimde topluyorlar. Herhalde pamuk çok iş istiyor, fakat buralı kadınların zaten dışarda başka işleri olmadığından onunla uğraşmaya vakit buluyorlar. Şehre gelince; uzunlamasına büyümüş olan bu şehre burada güzel denebilir ve içinde güzel evler çok, fakat bunlar hiç de güzel görünmüyorlar çünkü Türkler karıları dışarıyı görmesinler diye sokak tarafına pencere koymuyorlar.

Kıskançlık ne iyi şey. Şehrin çok geniş bir pazarı var. Tavuk, kaz gibi kümes hayvanlarının her çeşidi ile meyve, sebze burada ucuz; biz gelmeden önce daha ucuzmuş. Biz her ne kadar biraz pahalılığa sebep olduksa da buraya sükûnet getirdiğimiz muhakkak, çünkü buralılar söylüyorlar."

Kırım Girayları

Tekirdağ Cengiz Han'ın soyundan gelen Kırım Hanları türlü sebeplerle görevlerinden uzaklaştırıldıkları zaman büyük suçları yoksa, çoğu Saray dolaylarındaki köy ve çiftliklerde oturtulurdu. Bu durum III.Selim devrine kadar sürdü. Bunların bazıları Çorlu, Hayrabolu ve Malkara'da ikamet etmişlerdi.

Saray ilçesinde yaşayıp vefat eden Kırım Hanlarından II.Devlet Giray Han (Öl:1725), II.Fetih Giray Han (Öl:1746), İslam Giray Sultan (Öl:1742), III.Selim Giray Han (Öl:1785), IV.Devlet Giray Han (Öl:1780), Şahbaz Giray Han (Öl:1792) olup kabirleri Saray Ayaz Paşa Camii avlusunda bulunmaktadır.

Padişah Ziyaretleri

1903 yılında belediye binasının açılışı Tekirdağ Osmanlı İmparatorluğu devrinde devlet merkezi olan Edirne-İstanbul gibi iki önemli şehrin arasında ve sefer yolları üzerinde oluşu nedeniyle hemen bütün padişahların geçit ve uğrak yeri olmuştur. Tarihi olaylarla ilgili bölümlerde belirtilenlerden başka, önemli ziyaretler: I.Murat (Hüdavendigar) fetihler nedeniyle (1357-363) yıllarına Barbaros, Tekirdağ ve Çorlu'ya gelmiştir.

1613'te I.Ahmet Edirne'den Malkara yoluyla Gelibolu'ya gitmiş, İstanbul'a dönüşü de Tekirdağ'ın Balabanlı Köyü, İnecik Bucağı, Umurca Çiftliği üzerinden olmuştur. Padişah IV.Mehmet (Avcı) 1671'de Girit'i alan Köprülü Fazıl Ahmet Paşa'yı karşılamak üzere Tekirdağ'a gelmiştir. Padişah II.Mahmut Tekirdağ'a devletin ilk buharlı gemisi Swift ile ilk kez 28 Ocak 1830'da gelmiş ve bir gece kalarak dönmüştür. İkinci kez 1831 yılında Şeref Resan adlı gemi ile Tekirdağ limanına uğrayarak Gelibolu'ya gitmiştir.

Sitemizde sizlere daha iyi hizmet sunulabilmesi için çerezler kullanılmaktadır. Hizmetlerimizi kullanarak çerez kullanımına izin vermiş olmaktasınız.